Günce şiirler Lütfen sevdiğiniz bir şiiri, yazıyı, özlü sözü veya öylesine düşüncelerinizi bizimle paylaşın... karanlık, ışığın yokluğu değil, engellenmesidir bilinç duvarlarıyla. ışık var olandır çünkü gerçeği olmayan ise karanlık... ve gölgen kadar izin verirsin karanlığın alanına... [ soru sor ] I [ yorum yaz..!? ] isimsiz Hiç kimse beklemedi bu kadar Ne hasta sabahı, Ne şeytan günahı, Ne de taze ölüyü mezar Seni beklediğim kadar Geçti, Artık istemem gelmeni Yokluğunda buldum seni Bırak vehmimde gölgeni Gelme artık neye yarar NECİP FAZIL KISAKÜREK Güneş stek, istenene kavuşana dek. her kavuşma, yeni istek ararmış. tokluk, acıkırmış da hemen daha, daha diye fır dolanırmış. doymamakmış adı yaşamın bu yüzdenmiş işte bütün tekrarlar. yetmemiş hiçbir sey, yetemezmiş ki zaten... aramak gereksizmis, bulmak, aramamakmış hepten... kristalin yüzeyinde kırılır nice görüntü binlerce imge üşüşür birden. insan denli çoktur aşk insan denli karmaşık boyutlarda, anlaşılmaz, ve anlayışsız hem de. üşür, erimesi gereken anda yanarken buz çöllerinde. çelişkiler yumağı gidiş-gelişlerde azalırken çoğalır da artarken, yokoluverir duyumu. ama çok değil, tekdir, tek istediğimiz tek olan aşk. iç denizimizde yüzmek gibi dalgasıyla, girdabıyla, duyguların akıntısında sularda olmaktır, kan ter içinde... nefes alış zorlanırken genizdeki tuz tadında... yaşadığını unuttuğun anda unuttuğunu hatırlacaktır yaşam. ve biri bine sattığında bomboşluktur sende kalan. gökyüzü ışıksız, deniz balıksız gizli bahçen ıhlamursuz kalır da, sabahın muştusu bile susar, ah ile, vah ile acıya yattığında. ama ki sen kendini bildiğinde 'ben' bildiğini yendiğinde, bil dostum, kimse seni yenemez. bir kere duydum ve unutmadım “Hak yolunda ‘üff’ denilmez!...” ama geriye düşmemeli gözler öncesi, bugüne getirdi ya beni hepsi bu anda saklı zaten ayak izleri zamana gömülmeli. ve arayış beklenti değil kıpır kıpır bir sevinç olmalı onca yakın olanı hissederek onca bence olanı bilerek ve çok severek hep severek... o hep orada, hep yorumlarda mekanı aynı, ama farklı konumlarda. etrafında dolanana göre tesiri çok değişken oysa o ayrımda değil, hep kendince sevecen. kimine fazla gelir ışığı, kimine sönük ve az kimi kış halini ister, kimi ise yaz. dıştan gözlemde sevimli bir yuvarlak ama özünde kıpır kıpır ve hatta allak bullak. yorgun, yaşlı yüreğinde sönmezken o kor sakin görünse de kanma, güneş’te patlamalar var.. bir nokta denli yalnızdır kişi, çizgilerde, düzlemlerde ve nice n-boyutlarda birdiğeri ile buluşan. yalnız ve özgün ama beraberce yazılır evrenlere. sonsuz sorumludur farkında olmasa da. kaçış sandığı tutsaklığıdır aslında. varış sandığı uzaklarda uzaklaşır yakınlardan. ve buluş bildiği kayboluşudur özünde. her çözgü yeni bir düğüm yeni bağlara, bu varoluş ağında. ve kurtuluş dediğimiz bu muhteşem döngüyü farketmek ve bu oyunu sevmek mi acaba...? kapanmamış hesaplarla doluyuz zihnimiz, yüreğimiz, biz. defalarca yaşarız aynı anları iyiye doyamadan, kötüye katlanamadan gideni anlamadan, biteni algılayamadan değişime güceniriz, kızarız akışı kabullenemeyiz ki biz. oysa anlık koşullarıyla yaşanır her deneyim. ne bugünün kurgusunu hakeder ne de günün farklı yargısını. bırakalım, geçen geçtiği yerde kalan kaldığı yerde huzur bulsun. zamanın izleri, zamanda savrulsun da bu an saf, bu an yeni doğmuş olsun. heplik ve hiçlik durmayan bir döngü içimizde en coşkun paradoksu yaşamın. nice dokunuruz hiçlik sınırına bir bebeğin doğumunda bir günbatımı yangınında nefesin tutulduğu bir güzellik anında içsel bir kahkahanın yankısında veya gözyaşlarının ummanında. hiçlik ki, varoluşu açıklar varlığa sonsuz çekimiyle çağırır seni. dokunursun da o noktaya sınırsız bir titreyişle, ne kalınır orada ne geçilir o kapı ne de özlemi diner yaşadıkça. hiç yazılmamış sözü hiç çalınmamış sazı ve hiç resmedilmemiş beyazı duyumsadığında, sen susarsın yaşam dile gelir içinde. şiir olur, şarkı olur her nefes ve güzele boyanır evren bilinmezin fırçasında. bir “la” notası çınlar içinde en sakin, hem de en coşkulu bir ezgide dağ, taş, yer, gök söyleşmeye başlar kocaman bir gülümseme açar yürekde. iğıl ığıl akarsın, yaşam akarken sende sonsuz bir an’da asılı kalır zaman kimlik duvarların erir de bedeninde can canlanır bu tümlenişte. çatıksa kaşların, kendi kavganda kapanmış, uzaksan, ben çırpınırken gözlerin sakındıysa sırrını benden bırak, artık bakmasan da olur... bir sözü esirgediysen, sevgiden, an'ın depremini durduracak, gurursa, inatsa seni sus kılan artık konuşmasan da olur... bir gün bile geciktiysen, ve acıysa yaşanan sana dair yokluğunsa isyanım bugünümde, artık gelmesen de olur... güzellik an'da gerçek güzellik, şimdiye dair... an'ın dışına düşersen, canım değil, anım olursun ve yaşasın yorgun belleğim, unutulursun. can, canı terkedince sevgi şaşırır yolunu bir an toplanır bir acı noktada dalga dalga döver burgu burgu deler iç duvarları. dayan can’ım, an gelir acı susar. ve sürse de sancısı bir doğumu muştulayadır. can, canı terkedince ol canın ölümünde yeni can doğmadadır. sen dursan da, yol durmaz geri düşersin, görecesinde değişimin. yorulsan da, yol yorulmaz bir koşuya döner, dinlenişin. düşe-kalka, sapa-savrula ağlaya-güle, üşüye-kavrula desteksiz, bastonsuz araçsız, hem de dostsuz kendi zirvene yolcusun şüphesiz bir inanç ve beklentisizliğin sabrıyla. titredi boşluk... ilk hareket doğdu ve sonsuz devinimin odağı oldu. her ilk, sonun bilgisine gebe her son da, sonrakilere. tüm yaratıcılık ilk an’da gizli ‘sonra’ sadece anlamaya çalışmakta gizi yarattığını sanarken, varolan dehlizi. gönül, boyutsuz bir umman içredir her çırpınışta ince ince incinir. hem sivrildim, hem yontuldum nicedir, canlandım mı, yıprandım mı, kim bilir..? bir dalga daha geçti üstümden, peşi sıra daha, dahası gelir... bulandı masmavi sular aniden arındım mı, kirlendim mi kim bilir...? alışmamalısın be gülüm an gelir değişir herşey... alışmak beklentiyi tetikler, beklenti, eşittir, acı... ama öyle tatlı sunar ki zehri yaşam, ne kadar dirensen o denli kışkırtıcı... alışırsın... öyle kolay ki... hele de sana hoş gelene... ama sanki, alıştığın an’a dek sürer güzellik. esaretin bağları sağlamdır artık hapsolduğun anda sevdiğin artık gardiyanın olur... eskisi gibi olması için yalvarırsın... ama nafile! o uçar, sen kalırsın... insan, insanla yüklemiş teklik özlemini sürükleyip gider bağımlı öyküsünü. oysa o geçit ki kıldan ince, kılıçtan keskin, ancak tek ayak, tek kanat ve tek yürek ölçüsünde. tek yön yalnızlığadır özgürlüğün köprüsünde. karın doyar mı yemeğe ne de cebin maddeye...? beden hazza nefs izaza doyar mı...? hangi sevgi nesnesi yeter yüreğe bir sınır var mı, aradığın özgürlüğe? doyumun olmadığını kabulle başlar huzur ve bu paramparça arayış son bulur. insan, insanla öğrenir insanı öylesine içiçe, öylesine biteviye. oysa insanı aşmak adınadır beraber yaşamak. bağımlılığın uyuşturucu keyfinde bağların acısı vurduğunda, er ya da geç, bir sancı başlar özlemin rahminde göbek kordonundan kopmaya hazır ve doğmaya sabırsız bebek güzelliğinde. kıyas, ki göreceliğin sınıflaması, kıyas ile alaşağı olmuş insanın gerçeği! oysa çoğa bakıp ‘bir’i görmek, çok içinde ‘tek’ olmak var. Güneş normal, toplumun kurgusu doğal ise doğanın çağrısı. normlarla kıskıvrak insanoğlu doğasını özler dolu dolu. ova ova uzanır dağ dağ tırmanır kendi içinde akan da kendisidir çağlayan da. baskıyla tuttuğu nefesini salar gider rüzgara... birer prizmayız hepimiz gün ışığında nice rengi gösteren. sonsuz frekans kırılıyor kat kat bedenlerimizde, ve nice yansımalarla bir hologram oluşuyor. yankıyı benimsiyoruz aslı unuttuğumuzda. ama kimlik perdeleri kalktıkça bir bir gölge oyunu sona eriyor. ve ışık kendiyle buluşuyor tek bir odak noktasında. yaradılış tek bilgiyi yankılar, hem parçada, hem bütünde. ayırmadan, kayırmadan zerre denli sınıflamadan hem de. tek bir nefes, mucizenin tanığı, kutsaldır yaşamın her bir an’ı. her olağan, olağan-üstü yaradan’ı sıradanda tanı. yüzmek suya güvenmek demek çırpınırsan batarsın. su kendi doğasında, sen de uyumda uzlaşmak gerek. her başlangıç bir niyettir, bir akit, olacak olanla hazırsan, geç o eşiği bilinmezin oyununda... varoluş, sonsuz olasılıklar bileşkesi, denendikçe gerçek oluyor bazısı... geriye kalan yine sonsuz, hala boyutsuz, sonlu kapsayabilir mi sonsuzu...? bir eşik vardır ya, geçildiği anda bir rezonans başlar, büyür titreşimler, sallar n-yılık duvarları. böyle çoğalmak ne güzel, sesde, sözde, öz-be-özde. asal keder uzak düşmektir içimizdeki yolcudan... gelen geçer geçen yine gelir de hüzün kalır, hep orada, üşüyen derinlerde bilinmez bir gerçekliğin uykusunda. öte seni komaz ki yalnız, ıpıssız sen kadar umursar seni sen denli sever. vazgeçmez ki senden bir an bile, an içinde. çağırır her zerrede duyarsın, kulağını tıkasan da. kaçtığın her yerde aynı hayal saklandığın her gecede aynı düş. zamana saklı geçmiş ve gelecekler şimdiyi kutlarlar da garip bir akış içinde kayar giderler avucundan. geçmiş de sen, gelecek de kendi attığın düğümleri çözdükçe bir bir tüm çırpınışlar dinecek sen kalacaksın geriye özgürce... ateş olup yandık hep yanarken de yaktık hep... oysa su gibi olmak da var, akışkan. veya hava denli geçirgen. ya da toprakca, üretken... herbir element her zerrede hepsi ortak bir devinimde... yine sorsam, ayıp mı ola, illa da yanmak mı gerek bu yolda...? gölge silinir ışık vurduğunda peki gölgeler niye, işık nerede...? ve yanmak mı gerek illa...? meş’ale mi olmalı tutuşan, yoksa tutuşturan kaynak mı...? salt yansıtanlarız ışığı kat kat zırhlarımızdan. erimedikçe kılıflar kalkmadıkça perde iç ve dış ayrı kalacak akisler kendini asıl sanacak... O, hepsidir, hem de hiç biri... var'a yok, yok'a var olandır da, akis ile asıl arasında sınır nerededir...? ayna sırla kaplıyken sirrı bilebilir mi hiç...? öyle bir deniz ki baktıkça değişen bakan ile değişen... tanığa göre değişiyor gerçeklik gerçek ise değişmeyen tanıksız, tanımsız... mutlak asla ulaşılamıyan ise bu sisli hayal ülkesinde koşuş, kaçış nereye...? acaba nedir hedef, yoksa hedef yok mu ola? denizde dalga misali çarpa çarpa çırpına gidilen yer aslında kalınan yer mi ola...? bekle der sabır ama beklentisizce... olacak olan, olacak sen sadece günü işle, sessizce... tohum ağaca gebe, doğum ise yaşama... başlangıçlar bitişi ilk, sonu taşır da yanında, bilgi saklı, bilgi yasaklı bu çizgisel anlayışta. ama sonlar baş olacak çember tamamlandığında... balık sudan ötesini merak edip durur da sıçrar bazen, o bilinmez dünyaya. fazla kalamaz, sarsar onu bu yeni boyut ama geçilmez sanılan sınırı zorlamıştır ya. hava ölüm değildir illa da hep suda yaşayana. koşullar uygun olduğunda veya o, koşullara uyumlandığında. içiçedir nice gerçeklik fark denenendedir ancak. rüya uyuyana gerçek, gerçek, uyananın olacak... ne ürkütücü bir vizyon! bir son betimleniyor ama olmaması gerektiğince. hayır, süreç teslim olmadı daha son her an değişmede... işık ve gölge oyununda roller evrimleşmede... nice mezarlar kazıyor zaman aydınlığın ortasında. ve nice yaşam can buluyor kapkaranlık rahimlerde. özgürlüğe açılsın kanatlar, korku korksun, korkmayandan. çünkü, zamanın durduğu o an akbabalar kendilerini gömecek ve son martıların olacak... yaşam sahnemdeki her kişi benim bir yüzüm aslında, en güzel görünen, en sevdiğim yansımam. en sevimsiz görünense, en kaçmak istediğim. hep aranan var ya o da olmak istediğim. ama hepsi ben bana dair ve beni bütünlemede. Güneş bu yol vaadlerle süslü değil ne oraya, ne buraya dair. sen hesabını yapmadığında bedelsizcesine gelir ödülü. ve tek sen, yalnız sen, anlarsın değerini ödül SENsindir çünkü, sana sunulan... çe düşen bir gülümsemedir erinç hali söz bile suskun kalır, huşu içinde. ve susmak, en çok konuşmaktır aslında. sessizlikte olmak... tüm seslerin rahminde, gürültüsüzce devindirmek bilgiyi. ve kuytu bir huzur odağından dalga dalga yaymak sevgiyi... bir merdiven, ürkütürcesine yüksek bir merdiven, bir sonraya uzanan. yolcu yorgun, yolcu usanmış belki oysa her an, tek bir basamak tek bir adımlık güç, ona gerekli olan. bir tohum çatlar, zamanın sıfırlandığı bir anda. bir kilidin açılması misali çözülür kodlanmış şifre, eşsiz bir oluşum sergilenir, tezahürün mucizesinde. doğal ve emeksiz sanki, oysa öncesi sonsuzluktur. sonsuzca bir birikim, sonsuzca bir hazırlık, bu açılım, bu doğuş adına... bir benzerler kümesi mi olmalı toplum, doğa çeşitliliği yaratırken durmaksızın? yazık, insan zihnine tutsak, zihinse dışlanma korkusuna. oysa yürek en yürekli, yürek, en özgür uçuşunda. birlik, ama farklılığın uyumunda, teklik, tekilliğin sonsuzluğunda... aynileşmek, ama özde ve özgünce üniformaları reddeden bir bilinçle. başöğretmen doğanın kürsüsünde öğrenmek yaşamı hece hece. her renk kendi yalnızlığında, bütünleşmek, bir gökkuşağı güzelliğince. güzellik bir özlemdir tek özlemdir belki de. öncesiz ve sonrasız zamanların esin kaynağı, en coşkun hazzı, en içkin acısı... bir koku, bir ses, bir nefes, farklı bir titreşim, bir renk, bir parıltı... ortak şartlanmalara teslim edilmezse eğer, toplumsal bilincin defilesinde değilse yürekler, güzellik de soyunur süslü libasını saf ve ayıpsız sergiler, eşsiz doğasını. tıpkı bir çiçek misali, kendince, sadece ve özce... roller giyeriz kimlik adına ve rollerden ibaret kalır yaşamımız. yaz günü kürk taşırcasına bunalır da içimizde gömülü kalan soyunmak ayıp gelir, günah gelir ve yükümüzle ağırlaşır adımlar. oysa ölüm zorla çıkarır giysimizi zamanın tutsakladığı bir evren zamansızlığa açılır, çırılçıplak. özbenimiz ölümde nefes alır. değişmeyen özlem, değişmez olana, değişirken her bir şey değişmezin alanında. olanda olmayana öykünmek en büyük çelişki bu olsa gerek. karanlık gölgedir işıksa kaynak. gölgenin nedeni ise işığın dokunduğu varlık. form ne denli yoğunsa gölgesi o denli güçlü öyleyse karanlık bize bağlı ve biz denli suçlu. oysa incelmek var seyrelmek, şeffaflaşmak. işığı kesmek yerine geçirgen, iletken olmak. tutarlılık denilir değişimi reddeden anlayışa tekrarlayan kalıplara sıkışmış tekdüze algılayışa. oysa yaşam devinimdir durmayan dönüşümdür, iki nefes arasında sonsuzca değişimdir. kaya dikilir de suyun önünde kaskatı heybetiyle gururlu su sakin veya coşkulu iğıl ığıl işler yolunu. böyledir evrenin işi, sert yumuşar, direnç esner. form dağılır eninde sonunda akışkanın alanında. sorumlu ‘ben’im demek zor gelir ‘herşey bende’ demekse sıkıcı. içe değil, dışa dönüktür gözler uzakları tarar her düşünce zoraki bir anlam arayışında ‘ben’den ötelere tutunur eller. oysa içimizdeki evren o denli yakın o denli çözülmeyi bekleyen. kendi aynamızda yansırken birliğin binbir yüzü kah cennet olur kah da cehennem tekil gerçeğin tözü. ayık, uyanık olmalı varlık olanın farkında, ama ne çok ürkek, ne de şımarık. gerek duyan ile gereken bir teğet noktasında buluştuğunda eylem, çabasızdır doğal, uygun ve ve anlık. göreliyi taşıyan ama görece olmayan mutlak, her an, her yerde olan. sonlu ile tezahürde deneyimi sonsuzlayan. en doğalın doğasında en olağanüstüyü sunan. mutlak, sabahımıza doğan ama gecemizde kaybolmayan. o ki her parçada aranan, o, aramadan bulunan. yandık da ışıdı mı ortalık? yandık da tükendi mi karanlık? yandık, hem de çığlıklarla yandık ama, beyhude mi acaba? küller kaldı, toz-duman etraf yolu bile seçemiyor gözlerim. ve yalnız, ve yoksul, ve çok yabancı hali anlatamaz ki yaban sözlerim... yeniden başlamak, yine ve defalarca kıvılcımı çakmak, hem de isteyerek. ve yeniden onarmak her ne kaldıysa ola ki, can ateşine yeni kav gerek. her ‘merhaba’, ‘hoşcakal’dır aslında bu sonlara kurgulanmış süreçte. her başlangıç ayrılığın tadında sonsuzluk çınlasa da bilinçte. ama bir eşik var, hem çok yakın hem duyumlar-ötesi o noktada çağır beni birliğe, sen-ben ertesi. söz istendiğince güzel sınırsız güçlü, kanatlı, yüce ve en acımasız, kişi çirkinleşince. söz, insan kadar değişken beyaz ile kara denli çelişen ’yok’u var, ‘var’ı yok kılan usta çevirmen. söz vurur geçer de yüreği bir alemden diğerine müfteri yalan bile gerçek sanar kendini. ve, sus zamanı, şifa adına ne konuşan olsun, ne de dinleyen sessizliğin mesajı, duyulması gereken... ben de yandım Yunus gibi çareyi an'da buldum. bir gülümseme, borcum insana, ama cenneti bende buldum. gönlüm tende değil ki, sunabilem coşkusunu... sevgimse beni aşmış, sürüklemiş yolcusunu... erenlere selam olsun, kabul, yürek uzak dursun. sözler yansın, sözler kansın, kabul, gerçek hayal olsun... yağmur ayrımsızca düşüyorsa kile, kuma, kayaya, güneş ısıtıyor, ışıyorsa yansızca ve yönsüzce, ve rüzgar umursamıyorsa rengini, dokusunu savurduğu saçların, ve çiçek kokusunu, ve çocuk coşkusunu sakınmıyorsa o-bu-şu diye ve tek liyakat yürekteki sevgiyse, hangi ölçü tarta, biçe kim ola da yargılaya ve ne hakla sınıflaya bu ‘ben’ denen evreni...?
Lütfen sevdiğiniz bir şiiri, yazıyı, özlü sözü veya öylesine düşüncelerinizi bizimle paylaşın...
karanlık, ışığın yokluğu değil, engellenmesidir bilinç duvarlarıyla. ışık var olandır çünkü gerçeği olmayan ise karanlık... ve gölgen kadar izin verirsin karanlığın alanına...